Ankara ile Şam arasında siyasi bir diyalog kurulup kurulmayacağı uzunca bir süredir gündemimizde. KCK/PKK terör örgütünün Suriye kolu PYD/YPG terör örgütüne karşı operasyon gündeme gelince, konu daha da bir önem kazandı. Çünkü meselenin Türkiye’nin güvenliği olduğu kadar, Suriye’nin güvenliği ve toprak bütünlüğü bağlamında da önemi büyük. Özeti, Suriye’de güvenlik bir durum oluşursa, Türkiye’yi tehdit eden terör de etki alanı bulamaz. Ancak Suriye’deki durum henüz tamamında güvenliği sağlayacak boyutlarda görünmüyor. Çünkü bunu sağlayacak “siyasi çözüm” henüz ufukta görünmüyor. Ama şu bir gerçek ki, siyasi çözüm isteniyorsa da Ankara ile Şam arasında diyalog zorunlu.

Özetle, iki ülke arasında adeta bir kader birliği oluşmuş görüntüsü hakim. Ancak şunu söylemek mümkün ki, aslında iki ülkenin kader birliğinin geçmişi, 1990’lara, hatta Oded Yinon planının hazırlandığı 1980’lere kadar uzanıyor. Çünkü en başından itibaren iki ülke aynı saldırgan politika ve projenin hedefi. Bunu anlatmazsak, günümüzde Ankara ile Şam arasında nasıl yeniden bir bağ kurulur, ayrılık noktaları nasıl birleştirilir sorularına yanıt bulmak zor olacaktır.

***

Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş bitiminde yeni düşman olarak karşısına İslam dünyasını almıştı. Ama bu düşmanlığı İslam veya Müslüman halkların, milletlerin yaşadığı ülkeleri hedef göstererek değil, terörizm gerekçesiyle teorileştirmişti. Ardından Pakistan’da CIA elemanlarınca yetiştirilen Taliban ve El Kaide isimli örgütlenmeler adım adım hedef tahtasına kondu.

Büyük saldırı için ise bir gerekçe gerekiyordu.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1992 yılında bir Council on Foreign Relations (CFR-Dış İlişkiler Konseyi) toplantısında şu sözleri söylemiştir: “Bir sabah aniden uyandığınızda, Los Angeles’te bütün CIA ajanlarını, FBI ajanlarını yani tüm güvenlik güçlerinin bütün kente el koyduğunu gördüğünüz zaman bu harekete nefretle bakarsınız ve protesto yağdırırsınız. Ama dünya şartlarının, küresel şartların gereklerine insanları o derece inandırabilirsiniz ki, bir sabah yine uyandığınızda Los Angeles sokaklarında CIA, FBI,polis güçlerinin ve havada savaş uçaklarının, vızır vızır döndüğünü görürseniz bunu çok rahat karşılarsınız. Ve bundan büyük bir memnuniyet duyarsınız.” (Erol Bilbilik, “Amerikan Kuşatması”, Otopsi Yayınları, Birinci Basım, Ağustos 2003, s. 63)

11 Eylül’den bir gün sonra Amerikan sokakları aynen bu tanımlamadaki gibiydi ve kimse sesini çıkarmıyordu.

Yine 1999 yılında ABD’de piyasaya çıkan “Yeni Çakallar: Remzi Yusuf, Usame bin Ladin ve Terörizmin Geleceği” isimli kitapta, teröristlerin New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne 1993 yılında yaptıkları saldırıda nükleer bomba kullanmayı, 250 bin kişiyi öldürmeyi ve tüm New York’un boşaltılmasını planladıkları öne sürülüyordu. Yine aynı kitapta Remzi Yusuf kod adlı teröristin planladığı saldırılar arasında 11 Amerikan uçağını kaçırarak eşzamanlı olarak Büyük Okyanus üzerinde patlayıcılarla düşürmek ve toplam 4 bin kişiyi öldürmek vardı.

2 yıl sonra Amerikan uçakları kaçırıldı, Okyanus üzerinde değil ama New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’ne, Washington’da Pentagon’un üzerine düşürüldü.

Kaçırılan uçak sayısıysa tam 11’di.( Jürgen Elsässer, “Gölge Hükümet – 11 Eylül’den Obama’ya Amerikan Derin Devletinin İcraatları”, Kaynak Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2014, s. 19)

Dikkat çekici olan not ise şuydu: Saldırıları planladığı söylenen ve gerçek adı Abdülbasit Kerim olan Remzi Yusuf, o sırada ABD’de cezaevindeydi.

Amerika Birleşik Devletleri’ne kısa vadede Müslüman ülkelere, uzun vadede de diğer hedef ülkelere savaş ilan edeceği gerekçe sunulmuştu.

İlk hedef Afganistan’dı. ABD, 7 Ekim 2001 tarihinde Afganistan’a yönelik işgal saldırısını başlattı. NATO Anlaşması’ndaki 5’inci madde ilk kez uygulandı.

El Kaide Afganistan’da üslenmişti. Ancak oğul Bush yönetimini kontrol eden Neo-Con’lar için yeterli değildi. Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ta hedefler arasındaydı. 1991 yılındaki hesabı kapatmak (!) istiyorlardı. Yine dikkat çekici olan detay, Irak’ı ilk işaret eden, İsrail gizli servisi tarafından kontrol edildiği bilinen Debka isimli siteydi. Bu sitede, 11 Eylül saldırılarının üzerinden 11 gün geçmişken, 22 Eylül tarihli “haberde”, saldırının arkasında Amerikalı uzmanların iyi çalışan bir gizli servise sahip olan bir ülke olarak Irak’ı işaret ettiğini söylemekteydi. Oysa aynı tarihte İsrail’in Yediot Aharanot gazetesine açıklama yapan İsrail askeri istihbarat servisi şefi Amid Malka, saldırıda herhangi bir Irak bağlantısı saptamadıklarını söylüyordu.

Bush, işgal saldırısını Amerikan halkına duyurduğu konuşmasında “operasyonun (özünde saldırının) bazılarının sandığından daha uzun ve güç olabileceğini” söyledi. Bush bunu Irak’ın işgali için söylemişti ama Irak’la yetinmeyeceklerinin işaretlerini göstermekteydiler.

Irak’ın işgali adeta pandoranın kutusunu açtı. Bölgemiz cehenneme döndü. Terör örgütleri kuruldu, varolanlar desteklendi. ABD tarafından desteklenenlerden bir tanesi, zaten yıllardır ilişki içinde oldukları PKK terör örgütüydü.

Hedefler Irak’la da kalmayacaktı.

HAYDUT DEVLETLER STRATEJİSİ

ABD’nin Irak’tan sonra hedefleyeceği ülkeleri gösteren listenin temeli “Haydut Devletler Stratejisi” çerçevesinde, 1990 yılında, dönemin ABD Genelkurmay Başkanı Carl E. Vuono tarafından atılmıştı. Ardından 19 Mart 1990 tarihinde ABD “Haydut Devletler Stratejisi”ni kabul etti. Daha sonra oğul Bush’un da İkinci Başkanı olan Dick Cheney, Baba Bush’un Savunma Bakanı olarak bu stratejiyi geliştirdi. Cheney’un 19 Mart 1991 tarihinde Amerikan silahlı kuvvetler mensuplarına yaptığı bir konuşmada söyledikleri, daha sonraki saldırganlığın işaretlerini taşıyor gibiydi. Cheney, Irak kuvvetlerinin dikkate alınaak büyüklükte olup, bu durumdaki tek güç olmadığını, modern silahlı kuvvetleri ve gelişmiş savaş uçakları ve hava savunma sistemlerine sahip başka bölgesel güçler de olduğunu, 2000 yılına kadar en az 15 gelişmekte olan ülkenin balistik füze üretebileceğinin tahmin edildiğini söylemiş, geliştirilen “Haydut Devletler Stratejisi”nde bölgesel güçler olarak “Haydut Devletler”i üç kategoride analiz etmişti:

  1. Haydut Devletler: İran, Irak, Suriye, Libya, Kuzey Kore.
  2. Aday Haydut Devletler: Çin, Hindistan, Pakistan, Güney Kore, Mısır, Tayvan, Türkiye.
  3. Aday Adayı Haydut Devletler: Arjantin, Brezilya, Küba, Endonezya, İsrail.

Özetle, Suriye ve Libya’nın karışacağı, saldırılara uğrayacağı çok önceden planlanmıştı. ABD, 2003 yılının Mart ayında Irak’a yönelik işgal saldırısını başlattığında, ABD ile Suriye arasında ilk gerilimin fitili ateşlenmişti. 11 Eylül sonrası El Kaide ile mücadele kapsamında verilen desteklerle başlayan bahar kısa sürmüş, Şam, Irak’ın işgaline sert tepki vermişti. Hatta en sert tepki gösteren Arap ülkesi denilebilirdi. Beşar Esad, işgal başlayınca Lübnan basınından El-Safir’e yaptığı açıklamada, işgali “ahlaksız bir saldırı, yasa dışı” şeklinde tanımlamış, işgalin başarısız olmasını ümit ettiğini söylemişti.

IRAK İŞGALİNE EN SERT TEPKİ VEREN ARAP ÜLKESİ

Saddam Hüseyin yönetiminin kısa sürede devrilmesi sonucu Washington’da tankları Suriye’ye yöneltme eğilimi başlamıştı. Ancak Bush, Suriye’yi baskıyla kontrol altına almak istiyordu. Baskıyı da Şam’ın, İran, Lübnan Hizbullah’ı ve Hamas ile işbirliği üzerinden kurmaya çalıştılar. (Ali Poyraz Gürson, “Büyük Güçlerin Suriye Planı”, Kripto Kitaplar, İkinci Baskı, Kasım 2014, s. 141-143)

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Irak’ı işgal için açıkça dünyaya yalan söyleyen dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, 3 Mayıs 2003 tarihinde Şam’a giderek “teröre desteği kesin” tehdidinde bulunmuştur.

Tam bir yıl sonra, Mayıs 2004’te ABD Kongresi, Suriye Sorumluluğu ve Lübnan’ın Yeniden Tesisi Yasası’nı kabul ederek Suriye’ye bazı ekonomik yaptırımlar uygulamaya karar verdi. Yasada Suriye, ABD’nin teröre karşı verdiği savaşta yanlış tarafta olmakla suçlandı ve Suriye’nin Lübnan’daki varlığı, Hizbullah ve bazı Filistinli gruplara destek vermesi, Irak’taki direnişe karışması ve kitle imha silahlarına sahip olması eleştirildi. (Ali Poyraz Gürson, age., s. 145)

Yasayı Temsilciler Meclisi’ne getiren üye Eliot Engel, 11 Nisan 2003 tarihinde yaptığı bir açıklamada Suriye’yi açıkça hedef göstermiştir: “Şimdi Saddam Hüseyin rejimi yıkılmıştır. ABD için sıra Suriye’dedir. ABD Suriye’nin dünyadaki en tehlikeli terörist örgütlere destek vermesini, kitle imha silahları geliştirmesini, Lübnan’ı işgal etmesini hoş görmemelidir.”

Kitle imha silahı demişken, Saddam Hüseyin yakalandıktan sonra El Kudüs El Arabi gazetesi ve daha sonra Mısır gazetesi El Usbu dergisi, Bush döneminin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in, cezaevindeki Saddam Hüseyin’le Bağdat Havalimanı’nda bir görüşme yaptığını yazdı. El Usbu’nun Saddam’ın avukatından edindiği detaylara göre Saddam Hüseyin Rumsfeld’le konuşurken şöyle bir ifade kullanıyor: “Siz bana kitle imha silahlarının Suriye’de gizlendiğini açıklamam yönünde bir teklif daha yapmıştınız. Eğer böyle bir şey açıklarsam beni serbest bırakacağınızı söylediniz. Reddettim, şimdi de reddediyorum…”

Bu diyalogdan da anlaşılacağı üzere ABD, Suriye’ye saldırmak için her türlü denemeyi yapmıştı.

SURİYE’NİN BUMERANGI PKK

Bir de aynen Irak’ta körükledikleri gibi etnik ve mezhepsel mesele vardı. Mezhepsel soruna bir sonraki yazıda değineceğim. Etnik meselenin altyapısını PKK terör örgütü üzerinden oluşturdular. Türkiye dahil olmak üzere hedefteki ülkelerde bu örgütü kullanacaklardı. Ancak terör örgütünün sözde devlet yapılanması KCK terör yapılanması henüz kurulmamıştı. PKK terör örgütü, 2003 yılında Suriye ayağı PYD terör örgütünü kurdu. Örgütün sahneye çıkışı ise 2004 yılını buldu. Aynı yılın Mart ayında, Suriye’nen Kamışlı kentinde bir futbol maçın sonrası Kürt ve Arap kökenli Suriyeliler arasında büyük olaylar çıktı. Ülkedeki ilk etnik çatışma sinyali bu olaylardı. Devam eden çatışmalarda Kürt kökenli Suriyeliler Amerikan, İsrail bayraklarıyla Bush posterleri taşımıştı. Suriye yönetimi olayları çok sert tedbirlerle bastırdı.

Aslında Suriye Hafız Esad döneminde eline aldığı ve Türkiye’ye fırlattığı bumerangın kendisine doğru dönüşünü yaşıyordu. Yıllarca Türkiye ile Suriye arasındaki gerilimin adı, bu ülkenin PKK terör örgütüne verdiği destekler ve elebaşını ülkede himaye etmesiydi. Ancak Türkiye’nin 1998 yılında gösterdiği “bıçak kemiğe dayandı” tutumu teröristbaşının ülke topraklarından çıkarılmasıyla sonuçlandı. Ardından Türkiye ile Suriye arasında iletişim güçlenmeye başladı. Adana Mutabakatı uygulanıyordu. 2007 yılındaki bir veriye göre, Suriye hükümeti tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilen teröristlerin sayısı yaklaşık 80’di. Bu teröristlerin arasında örgütün Lübnan sorumlusu Selahattin Canavar da vardı. (Mehmet Faraç, “Sınırda dört PKK”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2007)

Suriye, PYD ile mücadelesinde de çok sert tedbirler alıyordu. O dönem Afrin, Halep, Ayn el-Arap, Haseke gibi bölgelerde faaliyet yürüten örgütün çok sayıda militanı öldürülmüştü. 2009’a gelindiğinde yaklaşık 300 militanı cezaevlerindeydi.

2009’DA İSVEÇ’TE PYD ELEBAŞININ KATILDIĞI KONFERANS

Suriye’nin adım adım terör örgütü PYD’ye yem yapılacağını gösteren önemli bir olay İsveç’te yaşandı. 12 Mart 2009 tarihinde, yani Suriye’de olayların başlamasına henüz iki yıl varken, İsveç’in başkenti Stockholm’de hem de İsveç Parlamentosu’nda “Güney Batı Kürdistan ve Suriye” başlıklı bir konferans düzenlendi. Konferans katılımcıları/davetlileri arasında o dönem PYD terör örgütünün elebaşı olan Fuat Ömer de yer aldı. Yani PYD terör örgütüyle İsveç arasındaki ilişkinin geçmişi, Suriye iç savaşının öncesinde başlamıştı. Her şeyi önceden planlamışlardı.

TERÖRİST ELEBAŞI ŞAHİN 2010 YILINDA SURİYE’YE GİRİŞ YAPTI

Aynen (ulaştığım bilgiye göre), PKK’dan yoğun elebaşı ve militan geçişinin yapılması gibi. 2014 yılında edindiğim bir bilgiye göre, Şahin Cilo kod adlı elebaşı Ferhat Abdi Şahin, Suriye’deki olaylar başlamadan aylar önce bu ülkeye geçiş yapmıştı. Günümüzde kendisini Mazlum Kobani olarak tanıtan Şahin Cilo isimli terörist elebaşının o dönemde PKK’daki görevi örgütün sözde Özel Kuvvetleri’ni eğitmekti. 2010 yılı sonunda yaklaşık 20 teröristle beraber Suriye’ye geçiş yaptı ve burada PYD’li teröristleri eğitmeye başladı.

Yazdığımız somut olaylardan da anlaşılacağı Suriye’deki karışıklık, 2011’de Suriye güvenlik güçlerinin halka yönelik sert müdahaleleri/saldırıları ile başlamadı. Suriye zaten hedefteydi ve Şam’ın süreci başarılı yönetememesiyle olaylar iç savaşa evrildi.