ABD SSCB’nin dağılmasından sonra (kendisi açısından jeopolitik olarak doğru gördüğü bir yaklaşımla) süratle Ortadoğu’ya girdi. Irak’ı işgal etti. Bu jeopolitik ve stratejik olarak doğru bir hareketti. Çünkü SSCB çökmüştü. ABD’nin yeterli imkân ve kabiliyeti de vardı. Ancak ABD buradaki işi tam anlamıyla bitiremedi. Daha sonra yine jeopolitik olarak doğru ancak stratejik olarak yanlış bir hareketle Afganistan’ı işgal etti. Bu işgal de ABD açısından jeopolitik olarak doğruydu çünkü Afganistan Asya’nın giriş kapısıydı. Ancak, stratejik olarak yanlıştı çünkü ABD’nin Irak’ta savaşırken Afganistan’da da hızlı bir şekilde sonuç alacak gücü ve imkânı yoktu. ABD zaten Irak’ta 1991’den beri bir savaşın içindeydi ve bu savaşı da istediği şekilde henüz bitirememişti. Aslında Afganistan’ın işgali ABD için ikinci bir cepheydi. Burada ABD’nin oyun kurucu jeopolitik akıl takımının ya da beyin takımın yeterli öngörü ve bilgiye sahip olamadığı ve hata yaptığı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

ABD’nin Afganistan’a girmesindeki amaç oradan Orta Asya’ya girmek, Çin ve Rusya’yı birbirinden ayırmak, Çin’in ekonomik olarak Avrupa ile bağlantı sağlamasını engellemek ve jeopolitik olarak dünya adasının merkezi ya da kalpgâh’ı olarak tarif edilen bölgeye hâkim olarak dünya hakimiyetini sonsuza kadar ele geçirmekti. ABD’nin jeopolitik beyin takımı buna o kadar inanmışlardı ki “Tarihin Sonu ve Son İnsan” diyecek kadar ileri gidip bu isimle kitap bile yazmışlardı. Yani tarihte ilk defa ABD dünyanın tek hâkimi olacaktı.

Tarih bitmişti. ABD demek dünya demekti. Artık tüm dünya insanları da tarihin son eseri olacak şekilde Amerikalı ve Amerikan kültürlü olacaktı. Dünya yepyeni bir döneme giriyordu. Her şey, herkes, Amerika’ydı, Amerikalıydı. Amerika dünyayı kurtarıyordu. Holywood filmlerinde insanlığı Amerika kurtarıyordu. Amerika demek insanlık ve dünya demekti. Başka hiçbir şey yoktu. Tarihte, insanlık ta son bulmuştu. Tarihte, insanlık da Amerika’ydı, Amerikalıydı.

Bu yanlış ve sapkın inançla yola çıkan ABD, aynı hızla 2003 yılında yarım bıraktığı Irak’ı tamamen işgal etti. Henüz Afganistan’da tam sonuç alınmamışken ABD hem Irak hem de Afganistan’da (bu sefer daha yüksek şiddetli) iki cephede savaşmaya başladı. Ancak iki cepheli savaş ABD’nin işini çok zorlaştırdı. Ne Afganistan’a ne de Irak’a konsantre olabildi. İşler de istediği gibi gitmedi. Putin’in Rusya’sı orta asya’ya ABD’yi sokmadı. Türkiye, Irak’ta ABD’nin istediği bir Kürt devletini kurdurmadı. Bu arada ABD enerjisini ve ekonomisini bu bölgelere yoğunlaştırmışken Çin ABD ile direkt olarak çatışmadan uzak kalarak beklenenden çok kısa sürede ekonomik olarak ABD’yi yakaladı ve geçti.

Bu karmaşa içerisinde ABD bir de Suriye’ye girerek 3 cephede birden kendisini buldu. Bu cephelerdeki enerji kaybı ABD’yi tam anlamıyla çökertti. ABD 3 cephede savaşırken kendi ana kıtası Çin ve Rusya tarafından tehdit edilmeye başlandı. Tarihi boyunca Pasifik okyanusunu kendi gölü gibi gören ABD, Çin’in bir Pasifik gücü olmaya başlamasıyla ve Tayvan’ı tehdit etmeye başlamasıyla ve Güney Çin denizinden ABD’yi kovmaya başlamasıyla ABD’nin aklı başına gelmeye başladı ve kendi ana kıtası tehdit altında kalmaya başladı. Pasifik elden gidiyordu. Tayvan giderse, Japonya giderdi, Güney Kore giderdi, Hawaii elden çıkardı. Diğer taraftan Rusya Kuzey kutbunda hakimiyet kurdu. ABD’yi yaklaştırmadı. Bu şartlarda ABD artık kendi emniyetini sağlamak ve kendi savunmasına yönelmek için diğer bölgelerden çekilmek zorunda kaldı. Önce Irak, sonra da Afganistan geldi. Yakın bir zamanda da Suriye, orta doğu ve Akdeniz’in kademeli olarak geleceğini düşünüyorum.

Kanaatimce ABD’nin çok cepheli savaşlara girmesi ve bu cephelerde Rusya, Çin ve Türkiye’nin (bir noktaya kadar İran’ı da sayabiliriz) ABD’nin planlarını bozması ABD’nin başarısızlığının temellerini oluşturdu.

Bence diğer bir nokta da başarısızlığın felsefesinde yatıyor. ABD kendinden başka herkesi değersiz gördü. Herkesi düşman gördü. Başka insanlar, başka kültürler hep değersizdi. Etik olmayan bu yaklaşım sonucunda hiçbir kültüre saygı duymadı. İnsanların değerleri veya insan olarak değerleri ABD için önemli değildi. ABD güçlüydü. Madem güç onlardaydı her şey ve herkes Amerika içindi. Dolayısıyla fütursuz ve saygısız bir şekilde saldırdılar. Suçsuz insanları öldürdüler, toplumların kültürleriyle ve değerleriyle alay ettiler. Onlar için kendilerinin dışındaki her şey değersiz, önemsizdi ve aslında yoktu. Dolaysıyla yok edilebilirdi.

Boşuna değildi tarihin sonu ve son insan. İnsan dendiğinde Amerikalı değilse insan değildi onlar için. Afganistan’da yardım etmek, yol yapmak gibi insani görünen yardımları dahi yapan Amerikalılar normal Afgan köylüleriyle konuşurken dahi gözlüklerini çıkarmıyorlardı. Afganlar için bu kaskların, siyah gözlüklerin arkasındaki Amerikalı denenler sanki insan değil birer yaratıktı. Gözleri görünmüyor, kaşları görünmüyor, elleri eldivenli…. Afganlar için bunlar olsa olsa şeytan olurdu. Irak’ta da durum farklı değildi.

Oysaki bir toplumu kendi lehinize çevirmek için onların içine girmek zorundasınız. Size gönül bağlarıyla bağlanmaları için onlara saygı duymak zorundasınız. Ama ABD bu tür etik değerleri hiç dikkate almadı. Yol da yapsa, okul da yapsa insanlara hep yukarıdan ve aşağılayarak baktı. Onları küçümsedi. Bu etik olmayan yaklaşım herkeste nefret uyandırdı. ABD ile çalışanda, ABD’ye karşı olan da Amerika’dan açık veya gizli nefret ediyordu.

Bu yaklaşımla kurumsal bir yapı kuramayan ABD Afganistan’da kişiler üzerinden hakimiyet sağlamaya çalıştı. Kurumlara değil kişilere yatırım yaptı. Son bölümde ise kişiler çeşitli yollar ile satın alınınca veya ikna edilince bütün sistem çöktü ve Afganistan denen ülke ve Afgan ordusu 2 haftada yok oldu. Zaten gerçekte de hiç olmamıştı. Var olan sadece paralı elemanlardan oluşan bir paralı güvenlik şirketi veya firmasıydı.

Burada dikkati çeken bir konu da ABD’nin nasıl “Tarihin Sonu, son insan” gibi bir illüzyona kapılabilmesi ve her şeyi, herkesi yok sayıp üstün ve ulaşılamaz bir Amerika düşüncesine kapılabilmesidir. Tarihin hiçbir döneminde çok büyük ve çok güçlü imparatorluklar bile böyle bir yanılgıya düşüp herkesi, her şeyi yok saymamışlardır. Timur tüm Avrasya’yı ele geçirdikten sonra bile “Güç adalettedir” sözüne sadık kalmıştı. Cengiz Han o dönemde dünyaya hâkim olmasına rağmen düşmanlarını hiç küçümsememiş, onları sok saymamıştı. Büyük İskender Persleri yenip Asya’ya kadar ulaştıktan sonra bile Asya’yı küçümsememiş, oralarda şehirler kurmuştu. Roma ele geçirdiği yerlerdeki herkese Roma vatandaşlığı vermişti.

ABD’nin ortaya koyduğu bu yaklaşım bir güç stratejisinden ziyade felsefi olarak sakat doğan bir hakimiyet düşüncesiydi. Kanaatimce bu felsefi altyapının sebebi de bu düşünceyi ve felsefeyi ileri süren ABD’lilerin bir anlamda Evanjelist ve Siyonist altyapılarını (Yahudilik ya da Musevilik değil) bu yaklaşıma da enjekte etmeleridir. Zira Yahudilik ve Musevilik’ten farklı olarak Siyonizm kendilerinin seçilmiş olduğunu, diğer herkesin önemsiz olduğunu ve dünyanın sadece kendilerinin olduğu gibi çarpık düşünceleri ileri sürer. Evanjelizm’de bunu gerçekleştirmeye çalışır. Tarihin sonu ve son insan ve medeniyetler çatışması gibi yaklaşımlarda da bu felsefe’nin izlerini görmek mümkündür. Kanaatimce ABD jeopolitik oyun kurucuları her kesin ve her şeyin kendileri ve kendileri için olduğu düşüncesiyle Siyonizmin ve Evanjelimin bu hatalı yaklaşımından fazlasıyla etkilenmişlerdir. Tarihte hiçbir imparatorluk veya güç böyle bir düşünceye kapılmamışken ABD’nin bu yaklaşıma kapılması kanaatimce Evanjelist ve Siyonist düşünceye teslim olmuş ABD’li jeopolitik oyun kurucularının eseridir. Bu hatalı yaklaşımın sonucunda dünyada milyonlarca insan ölmüş, ABD’nin hayal ürünü bu yaklaşımı da Afganistan’la artık tarihe gömülmüştür. Dünya da hiç kimse bir diğerinden üstün ve seçilmiş değildir. Ne ABD ne de bir başkası.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye artık jeopolitik olarak küresel etkili bölgesel bir güçtür. Bu kapsamda en önemli husus iç barışın bozulmamasıdır. Zira iç barış bozulursa ve Türkiye kendi içine dönerse bölgesel fırsatlardan istifade edemez. Bu nedenle içeride barışı korumaya azami dikkat etmelidir.

Diğer taraftan jeopolitik olarak oluşan boşluktan istifade edecek şekilde teknolojik ve ekonomik gelişimine önem vermeli, özellikle dışa bağımlılığı en kısa sürede ortadan kaldırmalıdır. Bu kapsamda Orta Asya’da mutlaka olmalı, Afganistan’da sivil veya askeri şekilde bulunmalıdır. Çevre ülkeleri ile bağlarını geliştirmeli, çevre ülkelerin ilgisini kendisine çekmelidir. Artık Irak, Kafkaslar (Ermenistan dahil), Balkanlar, Orta Asya, Afrika, Orta Doğu ve hatta Doğu Avrupa yeni bir rol model olarak Türkiye’ye bakmaktadır. Bu kapsamda bu ülkeler ile bağlantılarını güçlendirmeli etki alanı yerine kontrol alanı sağlamalıdır.

Rusya ile ilişkilerini ve iş birliğini güvene dayalı ortaklık biçiminde geliştirmelidir. Rusya tarihte ilk defa güney bölgesinde Batılı bir güç ile komşu olmayacak. Eskiden İngiltere vardı. Sonra ABD. Rusya İngiltere ve ABD nedeniyle hep güneyden tehdit altında hissetti kendini. Bugün bu tehdit ortadan kalktı. Türkiye’nin kontrolünde bir güney bölgesi Rusya’nın da emniyette olması demektir.

Kanaatimce Rusya ve Türkiye’nin önderliğinde Orta Asya, Kafkaslar ve Doğu Akdeniz’i de içerisine alacak bir Avrasya Örgütü’nün gündeme getirilmesi bölgedeki tüm aktörler için faydalı olacaktır. Bu örgüt hem ticari ve ekonomik iş birliği hem de askeri iş birliği alanında birlikte çalışabilmeli, Rusya, Türkiye, Çin ve diğer bölge ülkelerine güven sağlarken Batıya veya NATO benzeri Batı oluşumlarına da tehdit oluşturmamalıdır. Bu iş birlikleriyle belki de tarihte ilk defa Avrasya emperyalizme karşı gerçek bir birlik oluşturabilecek ve bir daha batılı bir gücün Avrasya’ya hakim olma ve üstün güç, üstün ırk gibi kendisini hor gören ve yok sayan yaklaşımlarına set çekebilecektir.